Search This Blog

Loading...

18 December 2014

Araf Muhabbetleri 7 - Madımak

Sen, Sözler’in sarı sayfalarına yumulmuş, yanındaki küçük deftere notlar alarak okurken, iyice ısınıyor oda. Sobadan yayılan ısı tenini yaladıkça çekiyor seni kendisine; oturduğun yerden kalkıp, kitaplığın rafına bıraktığın gazetelerden birisini alıyorsun eline. Dikiliyorsun sobanın başucunda, mahkemeye çıkarılmak için mübaşirin çağrısını bekleyen mahkûm gibi ısının seni alıp götürmesini bekliyorsun. Sıcaklık dalga dalga işliyor içine, buz tutan en derin köşelerine kadar kablo üstünde ilerleyen elektrik akımı gibi ilerliyor. Bedenin mayışmaya, yumuşamaya başlıyor; ateşin yakınına bırakılan kâğıt gibi büzüşüyorsun kendine doğru. Sünger olup çekmek istiyorsun sıcak havayı, içine hapsetmek ve bir daha hiç bırakmamak, kış günlerinde yataktan çıkmak istemeyen çocukluğun olmak istiyorsun. Sabah banyonun kapısında hissettiğin soğuk geliyor aklına, şimdi ne kadar da uzak, ne kadar inanılması zor öyle bir ânın gerçekten yaşandığı. Geçmişin, ne kadar yakın olursa olsun, tatlı bir yanılsamadan başka bir şey olamayacağını düşünüyorsun bir ara. “Hepsi” diyorsun kendi kendine “hepsi bir fanteziden ibaret. Bir kandırmacadan.” Gazeteyi iki elinle kenarlarından tutup, katlı olduğu yerden açıyorsun. Manşete takılıyor gözün. O sırada Seyfettin abin giriyor odaya.

“Ooo, şakirt! Yakmışsın sobayı, almışsın eline gazeteyi de. Ben de diyorum Hilmi sınava hazırlanıyor. Beşinci kata göndereceğiz onu! Şirintepe’nin gururu olacak.”

Hafiften çekiliyorsun geriye. Tek başına sıcaklıkla mayışmak, başkaları yokken sıcaklıkla kendini şımartmak yanlışmış gibi başını önüne eğiyorsun.

“Evet abi, şimdi ısındı oda. Ben de gazeteyi yeni aldım elime, yoksa kitap okuyordum.”
Seyfettin abin de tıpkı senin gibi sobanın dibine geliyor, yanaşabildiği kadar yanaşıyor kızgın borulara.

“Çocuklara ara verdim, on dakika boğuşsunlar. Sonra sen yine gider; biraz kızar, biraz da tahşidat yaparsın.”

Olur abi anlamında başını sallıyorsun. “Demek ki sabahki doz yeterli gelmedi.” diye geçiriyorsun içinden.

“Eee, ne var haberlerde. Oku da dinleyelim.”

Manşetteki habere tekrar gözünü dikip, yüksek sesle “Provokasyon Demiştik” diyorsun. Manşetin altında büyük puntolarla yazılmış olan “Madımak Yangını için Meclis Raporu Hazır” ifadesini yine sıradışı bir ses tonuyla okuyorsun. Sonra devam ediyorsun habere.

“TBMM Araştırma Komisyonu 7 Temmuz’dan beri yaptığı araştırmayı 33 sayfalık raporda topladı. Raporun sonuç bölümünde Sivas’ın sosyal yapısının hassaslığına dikkat çekilirken şöyle denildi:

 Aziz Nesin’in Sivas’a gelişinin duyurulmasıyla beraber bu kişinin kamuoyu tarafından bilinen fikirlerinin Sivas’ta olaydan bir hafta öncesinden başlayarak basın tarafından işlenmesinin belirli bir gerginliği tırmandığı,

Pir Sultan Abdal etkinlikleri dışında amacı aşan bazı faaliyetlerin tansiyonun yükselmesine sebep olduğu,

Vali aleyhinde oluşturulan kamuoyunun etkisiyle tepkilerin Vali’ye de yönlendirildiği,
Kısa süre içerisinde oluşan mevcut gerilimli atmosferin olay öncesi dağıtılan bildirilerle körüklendiği, olayın vukuu esnasında topluluğun mevcut gerginlikten yararlanmak isteyen provokatörler tarafından kışkırtılarak yönlendirildiği,

Protesto şeklinde başlayan olayların, topluluk dağıtılarak engellenmemesi üzerine, zamanla eylemcilerin olaya iyice konsantre olduğu, mesai çıkışı sonrasında topluluğun büyümesi üzerine kontrolden çıktığı tespiti yapılmıştır.”

Seni dinlerken bir yandan da dışarıdan gelen seslere kulak kabartıyor Seyfettin abin. Kendi kendine bir şeyler mırıldanıyor ama anlamıyorsun. Sonra sana dönüp, “Provokasyon hepsi ya, bu milleti birbirine kırdırmak istiyorlar. Ya MİT’in işidir ya da askerin içine sızmış kontrgerillanın. Allah bilir, oteli de kendileri yakmıştır, o pis komünistler. Maksat müslümanlar cani, müslümanlar katil demek. Neyse ben içeriye geçeyim. Çocuklar azdı yine. Sen de bir ara çay ve bisküvi getir bize. Ders çalışırken yesinler. Bir daha ara vermeyelim”

Sesini çıkarmıyorsun. Sadece, çay ve bisküvi kısmını başınla onaylıyorsun sessizce. Suskunluğunun en büyük nedeni söyleyecek bir şeyinin olmaması. Siyaset, siyasi olaylar ilgilenmediğin, yorum yaparsam bilgisizliğim açığa çıkar diye ürktüğün konular. Yıllar sonra, Madımak Katliamının sorumluları davanın zaman aşımına uğramasından dolayı serbest bırakılınca nasıl da sokağa çıkıp kalabalığa karışmış, avazın çıktığı kadar bağırmıştın elinde “Katiller Halka Hesap Verecek” pankartıyla! Bağırmıştın çünkü Madımak Yangını değildi o, seni yıllarca inandırdıkları gibi, Madımak katliamıydı doğrusu. Göz göre göre, barbarca yakılan aydınlardı, şairlerdi, yazarlardı söz konusu olan. Yıllar sonra politik bir bilince erişip, öğrencilik hayatın boyunca sindirilen, yok sayılan, pasifleştirilen sesini nasıl keşfetmiştin? Haksızlık karşısında, susup bir yandan sinsi planlar yapacağına; haksızlığı yapanın yüzüne yanlışı haykırma yolunu seçmeyi sana kim öğretmişti? Okuduğun kitaplar mı? Okulun son yıllarında ve okul sonrasında tanıştığın arkadaşların mı? Kolay olmamıştı böylesi bir bilince ulaşmak ama kolay olmamasının nedeni çok derinlerde, damarlarına enjekte edilen o teslimiyetçi düsturlarda saklıydı. Hizmet adına, hep saman altından su yürütmeyi salık verdiler sana. Dışarıdan sıradan birisi olarak görülmeyi ama içeride en derin işlerle meşgul olmayı öğrettiler… Zaten, Madımak Katliamından haberdar oluşun da böylesi gizli bir görev sırasında olmuştu. Ailenden, arkadaşlarından, kendine en yakın gördüğün ve sırlarını paylaştığın ablandan bile sakladığın bir görevdi bu.

Lise bitmiş, üniversite sınavı geride kalmıştı. Sınavın sonucunun yüksek geleceğini sen de dahil herkes biliyordu. İyi bir üniversiteye gireceğin belliydi ama iyi bir üniversitede okumaktan daha fazla faydan olabilirdi hizmete. Bu yüzden Mesut abin cebine parayı koymuş, seni memleketine göndermişti; Kara Harp Okulu için gereken aile temyiz belgesini, kütüğünün olduğu ilçeden alman için. O zamanlar bilgisayarlı sistemler yoktu. Kendin gitmezsen aylar sürüyordu, bugün iki dakikada halledilen işlemler. Gidecektin, mecburdun. Çok önemli bir görev için seçilmiştin. Cumhuriyetin kuruluşundan beri darbelerle, muhtıralarla hep bir yolunu bulup, halkın dinini öğrenmesini ve dirilmesini engelleyen orduya girecektin. Orada kendine yer edinecek, subay olacak, rütbelere bürünecek; bir yandan askerlik görevini yaparken bir yandan da abilerinin emirlerini yerine getirecektin. Görev kutsaldı, gizliydi. On yedi yaşında bir gencin anlayamayacağı kadar önemliydi. Bu yüzden Mesut abin çok ayrıntı veremezdi geleceğin hakkında. Askeri okulda nasıl abdest alacaktın, nasıl namaz kılacaktın, nasıl hizmet edecektin? Hiçbirini bilmiyordun! Bilgiler sen aşamaları geçtikçe gelirdi sana. Aşamaları geçemezsen öğrendiklerinle kalırdın. Gerisini soramazdın, tahmin edemezdin, hakkında konuşamazdın.

Hafızan yanıltmıyorsa eğer, 1 Temmuz’da binmiştin otobüse. İlçeye doğrudan otobüs bulamamıştın. Önce Ankara’ya, oradan da Giresun’a gidecektin. Giresun’a varır varmaz da minibüse atlayıp ilçeye inecektin. Ankara’dan bindiğin otobüs Sivas’tan geçecek miydi bilmiyordun ama yol üzerinde otobüsünüzün durdurulduğunu, askerlerin kimlik kontrolü yaptıklarını anımsıyorsun. Korkmuştun çünkü, sorarlarsa ne diyecektin, seni otobüsten indirip bir daha binmene izin vermezlerse? On yedi yaşında bir genç tek başına İstanbul’dan Giresun’a neden gitsindi? Kafanda bir yalan uydurmuştun daha yola çıkmadan önce, soran kim olursa olsun bu yalanı söyleyecektin. Hizmet için yalan söylemek caizdi; çünkü hedef büyüktü, ufak tefek prangaların ayağına takılmasına izin veremezdin. Annen baban köydeydi ve onları görmeye gidiyordun. Liseyi İstanbul’da okumuştun. Okul bitmişti ve tatilinin bir kısmını İstanbul’da arkadaşlarınla ve akrabalarınla geçirdikten sonra, kalanını köyde geçirecektin. Bu şekilde her şeyi planlar, tüm dünya seni takip ediyormuş düşüncesiyle avunurdun sürekli. Büyük işler yapan büyük insan imajının altını bu şekilde doldurabiliyordun kendince. Kafanın içindeki senle başkalarının gördüğü sen arasındaki farkı anlaman için sıradan birisi olduğunu kabul etmen gerekiyordu ama henüz çok uzaktın böylesi gerçek bir tevazu anlayışından. Varsa yoksa abilerinden öğrendiğin yapmacık laflar vardı hafızana kazınan, elini kaçırmalar, estağfurullahlar, …

Otobüsün durdurulup, iki erin sırayla tüm yolcuların kimlik kartlarını kontrol ettiklerini gördüğünde, henüz haberin yoktu Sivas’ta yaşanan katliamdan. Hem bilsen ne olacaktı,  Aziz Nesin hakkındaki haberlere “Aziz Sen Nesin?” sorusuyla başlayan bir gazetenin okuruydun. Kendi başına düşünmen, kendi başına bir karar alman varlık nedenine aykırıydı. O gün o otobüste bulunman bile senin elinde değildi ki Sivas’taki katliamı bir yangın değil de bir katliam olarak tanımlayabilesin! Konuşmalara kulak misafiri olmuş, otobüsün sıradan gürültüsünden kurtarabildiğin kadarıyla Sivas’ta kötü bir şeylerin olduğunu çıkarsamıştın. Bunun dışında bir bilgin olmamıştı akşamüzeri Giresun’un merkezindeki otobüs terminaline varana kadar.

Terminale varır varmaz, ilçeye gidecek otobüsleri aradın. Son otobüs sen gelmeden bir saat önce kalkmıştı. Ertesi günü beklemekten başka çaren yoktu. Bir camiye gittin, akşam namazını kıldın. Namazdan sonra biraz gezindin dışarı çıkıp, güzel şehirdi Giresun, kalabalığı azdı, havası temizdi. Deniz kenarında aileler geziniyordu ha bire, çocuklar top oynuyordu büyüklerle. Bir lokantaya gidip çorba ve ekmekle karnını doyurdun. Etli yemeklere güvenemiyordun. Sen sıcak çorbanın soğumasını beklerken televizyonda Sivas’ta yaşananlar gösteriliyordu. Bir süre izledin haberleri, Allahüekber diye naralar atarak otelin ateşe verilişini gördün.

Yatsı okunmadan Mesut abi’yi bir arayayım dedin. Neyse ki telefon kartın vardı. Sadece Mesut abi’yi aradığın bir kart, cüzdanının gizli cebinde dururdu. Aileni ise, cüzdanı açar açmaz görünen başka bir kartla arardın. Böyle demişti Mesut abin. Bu ayrımın nedeni hizmetin parasını kişisel ihtiyaçlar için kullanıp, kul hakkı yemekten kaçınmak değildi. Sonuçta her iki kartın parasını da kendi cebinden vermiştin. Asıl neden; kartlarda iz bırakmamak, telefon konuşmalarında kimliğini açığa çıkaracak sözler sarf etmemekti. Evini aradığında annesinin kuzusu, ablasının biricik kardeşi oluyordun. Mesut abini ararken başka bir adın vardı, başka bir dünyadan arayan yabancı gibiydi sesin. Şimdi anımsayamadığın ama Hilmi olmadığını bildiğin geçici bir adın olmuştu Lise son sınıftayken. Mesut abin seni hep bu adla çağırırdı.

 Mesut abin evde yoktu aradığında. Başka birisiyle de konuşamazdın. Telefonu açan abiye “Mesut abiye söyleyin, her şey yolunda. Ben yarın emaneti alıp, geriye döneceğim.” dedin ve kapattın telefonu. Kulübeden çıkmadan kartları değiştirdin ve diğer kartı taktın makineye. Evini aradın. Ablan açtı telefonu. Ağva’da liseli arkadaşlarınla kamp yaptığını biliyordu ablan. Ona da “Her şey yolunda abla. Arkadaşlarla geziyoruz, denize giriyoruz, eğleniyoruz.” dedin. Ablanın sesi kızgın geliyordu telefonda. “Ah benim şapşal kardeşim, sen ne anlarsın yüzmeden? Sakın açılayım deme, kıyıda yüz, dizini geçmesin su. Bak anneme yalan söyledim senin yüzünden. Denize gittiğini bilse koparır kıyameti. Önce beni keser, sen eve dönünce de seni.” Gülmüştü sonra, paylaşılan bir sırrın getirdiği yakınlık vardı aranızda. Sırların sığıştığı bir araya başka bir şey giremiyordu.  Oysa senin onunla paylaştığın sır da bir yalandı. “Tamam abla yaa, amma abarttın sen de! Kırk yılın başında bir işimiz düştü. Kimseye bir şey söyleme. Tamam mı?” O sırada yatsı ezanı okunmaya başlamıştı. Camiden çok uzakta olmadığın için ezanın sesi minareden çıktığı gibi kulübeye doluyordu. Ahizeyi kapattın elinin ayasıyla. “Tamam, sen merak etme, söylemem kimseye. Yalnız, bak ne diyeceğim. Ortalık baya karışık. Sivas’ta otel yakmışlar. Biliyorum seninkiler öyle insanlar değildir ama yine de tekin ol. Şehre dönerken polis kimlik kontrolü falan yapar. Kimliğin yanında değil mi?”  Kulübenin camından camiye doğru ilerleyen sakallı bir güruh görünüyordu. Onlara bakıp az önce televizyonda gördüğün görüntüleri getirdin aklına. “Kimliğim yanımda tabii abla, kaç yaşımdayım ben Alla’şkına? Merak etme beni, başımın çaresine bakarım. Arkadaşlar çağırıyor şimdi. Sahilde top oynayacağız. Hadi görüşürüz öptüm.” Kapatmıştın telefonu ablanın son sözlerini söylemesini beklemeden. Camiye doğru giderken içinde bir hafakan, “Acaba kuşkulandı mı? Ağva’da olmadığımı anlarsa ne yapar? Keşke daha güzel bir yalan uydursaydım. Gerçi, Kara Harp Okulu’na gidince öğrenecekler her şeyi. Neyi kimden saklıyorum ki?” Bu sorularla kıldın namazı.

Yatsı namazından sonra imama gidip, durumunu anlattın. “Ben şu ilçeye gideceğim ama son otobüsü kaçırmışım. Param da yok. Camide uyuyabilir miyim?” demiştin. Kısa ve öz anlatmıştın derdini, en insan halinle, yalansız dolansız. İmam acımıştı haline. Şöyle bir tipine bakıp, ardından kimliğini sormuştu. Kimliğini görüp, adından emin olduktan sonra, caminin yanındaki lojmandan bir battaniye ve bir yastık getirip vermişti sana. Havalar sıcaktı ne de olsa, çok üşümezdin. Tek sorun zeminin sertliğiydi ama o konuda da yapacak bir şey yoktu. Caminin içine döşek sermene izin veremezdi ya.

Deliksiz uyumuştun o gece; yol yorgunluğundandı herhalde. Kafanı yastığa koyar koymaz dalmıştın uykuya. Ne zeminin sertliği rahatsız etmişti seni ne de koca camide tek başına uyuyor oluşun. Sabah namazına uyandığında dinçtin, kafanın içinde üç bilinmeyenli denklemler dönüyordu. Namazdan sonra teşekkür ettin imama, elini öpmeye yeltendin ama izin vermedi. Camiden koşar adımlarla çıktın.

Terminale gidip, kaşarlı bir tost yedin, bir de büyük bardakta çay aldın yanına. Saat dokuz arabasına binip ilçeye doğru yola çıktığında aklında yine aynı soru vardı. “Acaba anladı mı ablam İstanbul’da olmadığımı?” Ablana yalan söylemiş olmak rahatsız etmiyordu seni. O da annene yalan söylemişti senin hakkında gerçeği bildiğini sanarak. Oysa gerçeği bilen bir sen vardın bir de Mesut abin. Geride kalanlar hak etmiyordu gerçeği bilmeyi, hiçbir zaman da hak etmeyeceklerdi. Hocaefendi’nin deyimiyle “Sırrın senin esirindi. İfşa edersen sen onun esiri olurdun.”

İlçeye varınca hemen nüfus idaresine gittin, belgeyi aldın. Tüm iş bir saat sürmemişti. Nüfus idaresinden çıkıp, bir sonraki arabayla Giresun’un merkezine gitmeye hazırlanıyordun ki yaşlı bir akrabanı gördün. Babanın ya da annenin halasıydı bu. Ablan da sen de ona hala dediğiniz için gerçekte kimin halası, yani kimin babasının bacısı olduğunu bilmiyordun. O da seni görmüş, adınla çağırmıştı seni. Durum kötüydü, inkar etmeliydin. “Tanıyamadım teyze, sen kimsin?” diye sordun halana. Yaşlı gözlerini sana dikip “Sen, Topal Süleyman’ın torunu değil misin? Güdük Arif’in güççük oğlu?” Baban Arif, deden Süleyman’dı ama bir kere başlamıştın yalan furyasına, artık duramazdın. “Yok, teyze. Karıştırdın sen beni. Ben buralı değilim. Ordu’dan geldim ben.” Halan inanmamıştı ama ısrar da edemedi. Yabancı bir çocuğa çok da üsteleyemezdi ne de olsa.

Ertesi günün sabahında vardın İstanbul’a. Önce Mesut abi’nin yanına gittin, belgeleri gösterdin. Eksik bir şey yoktu artık. Kara Harp Okulu’nun mülakatına katılabilirdin önümüzdeki hafta. Yine bir yalan uydurup, evden kaçacaktın ama o zamana kadar kafan rahattı en azından. Tek sorun yolculuk boyunca namazlarını seferi kılmamış olmandı. Unutmuş muydun yoksa seferiliği bir seçenek olarak mı görüyordun? Mesut abin, İstanbul dışında kıldığın namazların çoğunu kaza edecektin. Kızmıştı Mesut abin ahmaklığına. “Ohooo şakirt, biz güvenip seni daha sivillerin arasına gönderemiyoruz. Nasıl olacak da askerlerin arasında canlı kanlı kalacaksın sen?” diye şakayla karışık takılmıştı bir de.


Akşama doğru da eve vardığında yorgundun. Korktuğun gibi çakmamıştı ablan durumu ama “Sen neden hiç yanmadın bakayım” deyince yeni yalanlar uydurmak zorunda kalmıştın. “Ağva’da hava kapalıydı. Sıcaktı ama bulutluydu işte.” dedin savuşturmak için. Çok da üstelemedi ablan. Kendini zeki, başkalarını parmağında oynatabilen usta bir kurgu ustası olarak gördün. Bir şekilde yolunu bulup inandırıyordun insanları yalanlarına. Oysa; yıllar sonra ablanın ilk bebeğinin doğumundan sonra, evine onu ve bebeği görmeye gittiğinde; nasıl olmuşsa konu açılmıştı da ablan söylemişti sana gerçeği. “Ben anlamadım mı sanıyorsun seni avanak? İstanbul’da değildin sen o yaz. Yatsının vaktine bir saat vardı sen telefon ettiğinde ama telefondan ezan sesi geliyordu bangır bangır.” Gülmüştün, çocukken yapılan bir haylazlığın açığa çıkmasına gülen bir yetişkin gibi. “Peki neden sesini çıkarmadın abla?” diye sormuştun ister istemez. “Yani, neden ispiyonlamadın beni anneme?” Ablan, anaç bir gülücükle karşılık vermişti. “Ben annen değilim” demişti, “öyle her açığını gördüğümde ümüğüne çöksem, nasıl sırdaşım olurum senin.”