Search This Blog

Loading...

22 April 2014

Çin Mektupları 24 - Şeytanın Bacağı

Ne oldu, nasıl oldu da bu kadar uzun zamandır yazmaya ara verdim. Ben de anlamış değilim açıkçası. Tayland’dan geri gelince havam yerindeydi oysa, kafamda yazılacak yığınla şey vardı. Tayland yazısını bitireyim Çin’e kaldığım yerden devam ederim dedim. O yazı, kraliyet ailesini eleştiri noktasına gelmişti. Araştırma yapmam gerekiyordu. Bugün yaparım, yarın yaparım derken duraklama dönemi başladı. Tayland’ın son yazısını yarım bıraktım. Sonra, Çin’deki sansür üzerine yazayım dedim. Bir yığın akademik makale indirdim. Bunları okumayı bitirince yazacağım diye niyetlendim ama ne makaleleri okumayı bitirebildim ne de okuduklarım üzerinde derli toplu düşünme şansım oldu. Bir yandan romantik şair Xu Zhimo üzerine ufak bir araştırma yaptım. Onun üzerine yazacaktım, yarım kaldı. Sonra daha sırada Lao She var, Konfüçyüs var… 

Bu arada eski öğrencilerden gelen mektuplar yüzünden yine ahlak felsefesi, bilim felsefesi, din felsefesi gibi konularda okumalar yapmam gerekti. Sırf bu yüzden hiç haz almadığım bir yazarın yarı-felsefi iki kitabını okudum.  İki tane yarı-felsefi kitap okuyunca bir felsefe kitabı okumuş olmuyorsun. Bu günlerde kafasını Tanrı’nın varlığı sorusuna takmış öğrencime iyi bir yanıt yazmam gerekiyor. Bu arada seçimler girdi takvime. Sabah akşam seçimleri takip ettim. Seçimlerde yaşanılan hezimetten sonra iç hesaplaşmalar, neden olmuyor, halk neden aydınlanmak istemiyor soruları. Freier okudum tekrar belki pedagojiden bir umut sağlarız diye. Sonra Marquez öldü (Yüzyıllık Yalnızlık romanını üç ayrı ülkede, üç defa okumuş birisi olarak cidden üzüldüm Gabo’nun gidişine), birkaç arkadaştan neden yazmıyorsun mesajları aldım. Derken şu anki durumdayım.  Aslına bakılırsa bu mektubu değil de önce Tanrı kanıtlamaları üzerine yazılması gereken yazıyı yazmalıyım ama şeytanın bacağını kırma adına, neredeyse iki ay süren kabızlık halini sonlandırma adına, bu mektuba öncelik veriyorum.

Ciddi bir şeyler yazacak değilim. Yüklü bir bulut olma durumundan oldukça uzağım şu anda. Yağmur değil de olsa olsa sis çıkar bu halimden. Arada üç beş damla çiy düşerse sağa sola kendimi şanslı görebilirim. Sırf parmaklarımdaki uyuşukluk kalksın, üzerime dökülmüş ölü külleri dağılsın diye yazıyorum. Haldun Taner her sabah, sırf tembelliğe alışmamak için, daktilonun başına oturur ve bir saat yazarmış. Ne yazdığının, ne düşündüğünün önemini kafaya takmadan yazarmış. Bir çeşit çalışma disiplini,  kendini yazın sanatına adamışlığın göstergesi. Ben böyle disiplinli çalışamıyorum, bunun farkına çoktan vardım da kendime itiraf etmeye çekiniyorum. Oysa bütün büyük yazarlarda var böylesi bir çalışma etiği. Ben büyük bir yazar değilim, hatta yazar bile değilim. Belki de bu yüzden ölmeksizin uzun süre ara verebiliyorum yazıya. 

Geçen iki ayda ne oldu kısaca özetleyeyim. Farkı kapatma adına yapılabilecek en güzel eylem bu olur herhalde. Sonrasında da kaldığım yerden devam edeceğim yazılara.

Okulda deneme AP sınavları yapıldı. Çocuklar döküldüler. Kazık gibi bir sınav göndermişler merkezden. Sınavın altıncı sorusu tam iki sayfa uzunluğunda. Yuh! Bu çocuklar lise öğrencisi. Çocuk soruyu okuyup anlayana kadar soruya ayırması gereken süre bitiyor zaten. İngilizceleri iyi değil, bir de o kadar uzun bir soruyla karşılaşınca öğrencilerin çoğu vaz geçmiş sınavdan. Uğraşanlar da saçmalamışlar. Abuk subuk, sırf bir şeyler yazmış olmak için yanıtlar vermişler. Neyse ki morallerini bozmuyorlar. Ben de dedim zaten sınavdan sonraki ilk derste, “Sıkmayın canınızı. Daha bir ayımız var.” Buna rağmen bir şeyler yapmak gerekiyordu.  Baktım ortalama çok düşük geldi, tüm projeleri iptal ettim. Sınavdan sonra okula gelirlerse yapacağız. Sınavda yüksek not almaları için soru çözmeye ve konu tekrarına ağırlık vermemiz gerekiyor. Sevmediğim halde böyle yapmak zorundayım. Artık yapmış olduğumuz etkinliklerle hatırlayacaklar dersimi. Öğrencilerin en büyük sorunu İngilizce metinler. Uzun uzun paragraf sorularını okuyunca bir şey anlamıyorlar. Bir de bu sorularda yığınla istatistik terimleri geçiyor. İyice karışıyor kafaları. Ana dili İngilizce olan öğrenciler bile anlamakta zorluk çekerler böylesi metinleri. Benim çekik gözlü, liseye kadar İngilizce tek kelime konuşmamış öğrencilerim nasıl anlasınlar? Hoş, artık metin okumaya, anlamadıkları kelimelerin altlarını çizip defalarca açıklamaya daha çok önem veriyorum. Bakalım bir işe yarayacak mı? Göreceğiz. Bu aralar yaklaşan sınavın stresi var üzerimde. Sanki sınava ben girecekmişim gibi. Yine de hepsinin geçmesini istiyorum. Bir yıllık emek boşa gitmesin, çocuklar üniversitede benzer bir dersi tekrar almak zorunda kalmasınlar.

Bu arada okulla ilgili bir başka gelişmeden haber vereyim. Malum çalıştığım kurumun Çin’in otuz farklı kentinde okulları var. Bir yerde adam ihtiyacı olunca başvurma hakkımız oluyor. Ben de Nanjing’deki bir okulda matematik bölüm başkanlığı pozisyonuna başvurdum. Henüz yanıt vermediler. Oradan yanıt vermediler ama Türkiye’deki prestijli okullardan birisi ben başvurmadığım halde benimle görüşmek istediklerini yazmış. Buradaki okulla sözleşmem iki yıllık olduğu için Türkiye’deki okulu nazikçe reddettim. Hem daha Çin’de görecek çok şey var. Pekin, Tibet ve Uygur sırada bekliyorlar. Haziran başında Xian’a gideceğiz.  Büyük Camiyi ve Terakota askerlerini ziyaret edeceğiz. Xian’ın etrafındaki surlarda bisiklete bineceğiz.

Nanjing işi olursa fena olmaz. Hem Nanjing büyük bir kent. İki hatlık da olsa metrosu var. Benim metrolu kentlere karşı zaafım var. Hayatımın en güzel anlarını genelde metroda geçiriyorum. Karanlıkta ilerleyen trenin içinde kitap okumak, gazeteye göz gezdirmek, müzik dinlemek nedense kent hayatımı renklendiren kayda değer bir ayrıntı benim için. Sanki güneşin altındaki hayat çok sıkıcıymış da illa yerin altına girmem gerekiyor mutlu olmam için. Metroları benim için çekici kılan en önemli etken haritaları aslında. Çizgi haritalarda kıvrımlara yer yok, boşluklar anlamsız. Coğrafi bir haritayla yolda yürüyünce insanın kafasını en çok karıştıran şey haritada boş görünen yerlerde binaların, parkların, bahçelerin olmasıdır. Oysa metroda uzay boşluğunda, yıldızlar arasında seyahat ediyormuşçasına ilerlersiniz. Bu yüzden kimseye bir şey sormam gerekmiyor, haritaya bakarak kendi yolumu bulabiliyorum. Kaybolsam bile yine aynı haritalara bakıp, yolu uzatarak da olsa varmak istediğim yere varıyorum. Yaşadığım kent olan Çanco’da metro olmaması canımı sıkan etkenlerden birisi olabilir mi? Gerçi inşaatına başladılar ama iki-üç yıla bitmez böylesi geniş çaplı bir proje. O zamana kadar ben burada kalmam zaten. Çin’de kalsam bile Çanco’da yaşamam, daha büyük bir kente (Şanhay ya da Pekin) taşınırım.

İki hafta önce Suzhou’ya (Suğco) gittiğimizde de az çok aynı şeyi hissettim. Çing Min (Mezarlık Süpürme) tatili olduğu için ortalık ana baba günüydü. Yine yığınla insan, sel gibi akıyor istasyonlara doğru. Hareketsiz duracağım desen duramazsın, kapılırsın akıntıya, sürüklenirsin. Öyle etkin bir güç, öyle durdurulamaz bir enerji. Dile kolay, Çin! Bin üç yüz milyon insan!!! Suğco’da da iki hattan oluşan bir mini metro ağı var. On milyon nüfuslu bir kent, Suğco. Hoş, kente varmadan önce yaşadığımız küçük macerayı anlatayım önce. Biz zannediyoruz ki Çanco’dan iki durak sonra ineceğiz. Wuxi (Uğşi) durağından sonraki durak Suğco olmalı. Öyleydi de ama meğerse Suğco’da iki durak varmış. Biz kentin dışında kalan istasyonda inmişiz. Trenden indik, baktık istasyon bomboş. Ben bir sevindirik oldum tabii. Ne güzel, kimse yok. Rahat rahat gezebileceğiz kentte. Çok sürmedi hatamızı anlamamız. Normalde istasyondan metroya doğrudan bağlantı olması gerekiyor. Oysa burada yoktu! Haydaaa! Bilmediğimiz bir kentte, bilmediğimiz dili konuşanların arasında kaldık mı! Aşağıya indik, metro yok ama yığınla sahte taksici var. Hiçbirisi İngilizce konuşmuyor. Bir tanesine adresi gösterdik. 100 Yuan istedi. Yuh yani! Çanco’dan Suğco’ya 60 Yuan verdik iki kişi. Bu adam en fazla 5 km’lik yol için 100 Yuan istiyor. Bilet gişesine gittik, belki bir sonraki trene binebiliriz diye. Görevli bu istasyonda bilet satılmadığını söyledi. Kaldık mı ortada! İleride otobüs durakları vardı. Gittik oradaki şoförlere sorduk, hepsi buradan olmaz, bu otobüslerle gidemezsiniz anlamında başlarını salladılar. 

Tekrar bilet gişesine gittik. Bu arada inatçı bir taksici sürekli bizi takip ediyor. Fiyatı 80 Yuan’a düşürdü. Ben de inat ettim. Vermeyeceğim parayı, binmeyeceğim taksiye. Bilet gişesindeki eleman İngilizce konuşmuyordu. Ben cep telefonumdaki Çince sözlükten kelimeleri tek tek çevirerek konuşmaya çalışıyordum. Bu arada genç bir adam –yanında karısı ve oğlu da vardı- yanımıza geldi ve kırık bir İngilizceyle bize yardımcı olabileceğini söyledi. J hazine bulmuş gibi sevindi, hemen adama durumu izah etti. Adam bizi anlayınca karısıyla bir şeyler konuştu ve sonra bize dönüp “Benimle gelin. Sizi otobüs durağına götüreyim.” dedi. Ben yürüyeceğiz zannediyorum. “Tarif et biz gidelim” tarzında laflar ediyorum. Adam kapının az ilerisindeki arabasını gösterip “Yürüyerek gidemezsiniz. Arabayla bırakırım ben sizi iki dakikada.” dedi. Mahcup olmuştuk ama yapacak bir şeyimiz yoktu. Adamın arabasına muhtaçtık. Bindik ve gittik. İki dakika sonra bir otobüs durağında indik. Adam arabadan indi, duraktaki numaraları kontrol etti ve bizim binmemiz gereken otobüsün numarasını söyledi. Adama ve ailesine birkaç defa teşekkür ettik, çocuğu sevdik, güle güle yaptık. Ardından adam arabaya binip gitti. Biz de beş dakika sonra gelen otobüse bindik. 2 Yuan ödeyip, yarım saat sonra asıl inmemiz gereken istasyona vardık.

Bir daha eğer birileri bana “Çinliler muhtaç durumdaki insana yardım etmezler, bencildirler” gibi laflar edecek olursa bu anımı anlatacağım. Belki biz gezgin olduğumuz için yardım etti, Çinli olsaydık ve benzer bir çaresizlik durumunda kalmış olsaydık yardım etmeyecekti. Bu durumda belki ailesinin emniyetinden kuşku duyacağı için ilgilenmeyecekti bile. Bizim bir çift oluşumuz da yardım etmiş olabilir adama. Yanımda bir kadın vardı ve iki erkeğe göre daha az tehlikeli görünüyorduk. Nedeni ne olursa olsun, yardım etmek zorunda olmadığı halde etti. Bu bize yetti de arttı bile.

İstasyona varınca hemen metroya girdik. Oradan otele geçtik. Neyse ki metroya yakındı otel. Odamıza yerleştik. Ardından da otelin hemen karşısındaki kanal boyunca yürümeye başladık. Suğco eski bir kent, binlerce yıllık tarihi var. Her yer ufak kemerli köprülerle ve küçük kanallarda gezinen gondolvari kayıklarla dolu. Hatta bu gondolları süren yaşlıların bazıları şarkı da söylüyor. Eski kenti, yani bugün kentin merkezi olarak sayılan yeri kanallar çevirmiş. Su koyu yeşil, neredeyse nefti. Her yer insan kaynıyor. Özellikle genç Çinli nüfus akın etmiş buraya. Yürüyerek, Mütevazi Yönetici Bahçesi’ne varıyoruz. Burası da hınca hınç insan dolu olduğu için bahçeden alınması gereken sükunet ve sessizlik dersini alamıyoruz. Bir süre sağa sola gelişigüzel serpiştirilmiş amorfik kayalara bakıyoruz ve ardından bahçeden ayrılıyoruz. Bu sırada M arıyor. Bulunduğumuz yeri tarif ediyoruz ama insan kalabalığı o kadar yoğun ki (Tahtakale’de arife günleri yaşanan kalabalığın bir benzeri) ne o bize ulaşabiliyor ne de biz ona. Uzun uğraşlar sonucunda bir köşede bizi buluyor. 

Birlikte kiraladıkları arabaya biniyoruz. M bizim okulda İngilizce öğretmeni. P de gelmiş. O da okula yeni gelen Güney Afrikalı İngilizce öğretmeni. İki tane de Tayvanlı arkadaş var arabada. Toplam altı kişi arabayla Şair Tapınağına gidiyoruz.

Şair tapınağının tarihini okumamıştım. Tayvanlı arkadaşlardan birisi Suğco’ya sırf bu tapınağı görmek için gelmişmiş. Tapınağın her yerinde kısa bir şiirin farklı hat tarzlarında yazılmış hali var. Şiiri çevirmesini istedim Tayvanlı arkadaştan ama çevirmek çok zor deyip geçiştirdi. Fotoğrafını çektim. Aklıma da gelmişken yarın birilerine sorayım. Bu tapınakta gereğinden fazlasıyla vakit geçirdik. Hatta bir ara J ile P –Hemen de nasıl kanka oldular? - pagodanın etrafında tavaf yapmaya başladılar. Yedi defa dönünce tüm günahlarından arınıyormuşsun gibi bir cümle vardı, kenara konmuş bir tabelada. Keşke o kadar kolay olsa diye içimden geçirerek onları izledim.

Tapınaktan ayrıldıktan sonra M bizi kendisinin ve erkek arkadaşının her zaman gittiği Japon lokantasına götürdü. Sabit bir fiyata istediğimiz kadar yiyebiliyorduk. Ve bu fiyata içecekler dahil. Ben zaten sabahtan beri doğru dürüst yemek yememişim. Abandıkça abandık, tıka basa yedik. Ardından da M’nin evine gittik. Bir de orada içtik, abur cubur yedik. Cılız kedileri sevdik. Hayatımda ilk defa tabu oynadım. Kabiliyetim varmış demek ki çok da bozguna uğramadık. Ya da tabu en çok kabiliyetsizlerin becerebildiği bir oyun. Geç vakitte ayrıldık M’nin evinden. Gece yarısına doğru taksiye bindiğimizi hatırlıyorum ama taksiden inip otele gittiğimizi hatırlamıyorum. Sabah olunca her şey netleşti. Şarap bardakta durduğu gibi durmuyor. Bir de uzun zamandır içmediğim için damarlarımdaki kan şaşırdı herhalde. “N’oluyo lan! Bu gelen kim!” gibisinden…

Ertesi gün J ile birlikte takıldık. İkiz pagodayı ziyaret ettik. Onun yanında başka heybetli bir tapınakta gezindik. Ünlü bir ressamın sergisini gezdik. Alışveriş caddesinde yürüdük. Dev salatalıklardan alıp hapur hupur yedim yolda. Bir başka yerden de kıpkırmızı domates alıp yedim yol boyunca. Nedense marketlerden aldığımız sebzeler böyle lezzetli olmuyor. Yol kenarında satanlar ya kendi mallarını satıyorlar ya da köylerinden getirdikleri komşularınkini. Bu yüzden ürünler hem taze hem de ilaçsız, domatesler domates gibi kokuyor. Akşam olunca otele döndük, çantamızı aldık ve tren istasyonuna gittik. İki saat sonra evimizdeydik.

Geçtiğimiz iki ay içinde Suğco’dan başka bir yere gitmedim. Çanco’da, okulla ev arasında mekik dokudum boyuna. Yalnız aylardır planladığım bir şeye nihayet başlayabildim. Uluslararası Film Kulübü. Kulübün kurucusu benim. İki haftada bir benim evde toplanıp, güzel bir film izliyoruz. Filmden sonra da 5-10 dakika kadar filmi tartışıyoruz. Fena olmadı, ilk başta burun kıvıranlar şimdi çok beğendiklerini söylüyorlar. İzlediğimiz ilk film Filipinler yapımı “Metro Manila”ydı. Ondan sonra son Oscar yarışmasında en iyi yabancı film ödülünü alan İtalyan yapımı “The Great Beauty” filmini izledik. Haftaya da Çin yapımı, burada yasaklanmış bir film olan “A Touch of Sin” adlı filmi izleyeceğiz. Sıradaki filmler Kazakistan’dan Tulpan, Guatemala/ABD’den El Norte, Güney Kore’den Treeless Mountain, Rusya’dan House of Fools, İspanya’dan The Exterminating Angel, Danimarka’dan Teddy Bear, Yunanistan’dan Eternity and a Day, Kırgızistan’dan Saratan. 

Aslında İran’dan ve Türkiye’den sevdiğim yönetmenlerin (Aşgar Farhadi, Nuri Bilgi Ceylan, Zeki Demirkubuz, Abbas Kiarostami) filmlerini göstermek istiyorum ama sürekli gittiğim DVD dükkanında bulduğum Türk filmleri genelde popüler olanlar. Behzat Ç,Çanakkale ve Karaoğlan’ı buldum şimdiye kadar. Bir tane bile İran filmi olmaması ise ayrı bir zül. Buna rağmen seviyorum ben bu dükkanı. Çanco’da var olmayan kitapçı dükkanının yerini tutuyor benim için. Haftada birkaç kere gidiyorum, eski ve tozlu –kimse dokunmadığı için- DVD’lerin arasından ilgimi çekenleri seçiyorum. Nasıl olmuşsa adam güzel bir koleksiyon toplamış buraya. Çin’in pek çok kentinde asla bulamayacağın yönetmenlerin filmleri var. Ingmar Bergman’ın, Bela Tarr’ın, Theo Angelopoulos’un, Stanley Kubrick’in filmlerini Türkiye’de bile bir arada bulmak zor iken sen tut Çanco gibi bir çölde bul. Bir vaha benim için bu dükkan; sahaflar gibi, Kabalcı gibi bir vaha.

Film kulübünün bir başka güzelliği de insanları düşünmeye sevk etmesi. Aşırı sanatsal olanlardan kaçınıyorum. Bela Tarr'ı izletsem bir daha kimse gelmez. Özellikle düşündürücü filmler seçiyorum ki üzerinde konuşabilelim, tartışacak bir şeylerimiz olsun. Zaten sabahtan akşama kadar okulda robot gibi aynı şeyleri konuşuyoruz. Toplantı ne zaman, sınav sonuçlarını ne zaman veriyoruz, kim kimin dersine giriyor, bugün kaçta çıkıyoruz, yarın okula kim geliyor, Mr Şı bu cuma okulda olacak mı? Mr Şı kim? Topluca yaptığımız tek eylem cuma akşamları hep birlikte Çanco’nun tek Hindistan lokantası olan Indian Kitchen’a gidip karnımızı doyurmak; siyasetten, spordan, eğitimden konuşmak. Yalnız bu akşamlarda yemek muhabbeti ağır basıyor. Gruptaki herkesin ortak tavrı şu: Haftanın diğer günleri yaşamak için yiyoruz, cuma akşamları yemek için yaşıyoruz. Durum böyle olunca çok da derinleşemiyor bizim salon entelektüellerine yakışan konularımız.

Bu nedenle film kulübüne ayrı bir önem veriyorum ben. Belki ileride sıklığını arttırırım kulüp toplantılarının, haftada bir yaparım. Şimdilik tek sorun evimin oturma odasının misafir kapasitesinin düşük olması. Sayı artarsa masanın yerini değiştirip ek sandalyeler koyacağım. On kişiye kadar misafir alabiliriz. Zaten sayının onu geçme olasılığı zor. Filmler popüler değil, sinemaya eğlence değil de sanat olarak bakmayı gerektiren filmler. Çarşamba günleri yapıyorum ki kimsenin hafta sonu planlarıyla çakışmasın. Türk çayı ve meyve suyu ikram ediyorum. Bira içenleri bir şişeyle sınırlıyorum. Ayık kalsınlar ki alt yazıları okuyabilsinler. Bakalım Çin’de sansürlenmiş olan A Touch of Sin filmine kaç kişi gelecek. Şimdiden heyecanlandırıyor beni…

***

Bugün eve gelirken Ahmet Kaya "İçimde Ölen Biri Var" parçasını söylüyordu. Sanırım son iki aylık sessizliğimi en iyi bu parça anlatır. Sözlerini aşağıya alıntılıyorum. 

Bana birşeyler anlat, canım çok sıkılıyor 
Bana birşeyler anlat anlat, içim içimden geçiyor 

Yanımdasın susuyorsun, susuyor konuşmuyorsun 
Bakıyor görmüyorsun 

Dokunsan donacağım, içimde intihar korkusu var 
Bir gülsen ağlayacağım bir gülsen kendimi bulacağım 

Depremler oluyor beynimde dışarıda siren sesi var 
Her yanımda susmuş insanlar susmuş 
İçimde ölen biri var 

Vayyyy vayyyy vayyyy vayyyy vayyyy vayyyy 

Hadi birşeyler söyle, çocuk gözlerim dolsun

İçinden git diyorsun, duyuyorum gülüm
Gideceğim son olsun

Yanımdasın susuyorsun, susuyor konuşmuyorsun
Bakıyor görmüyorsun

Dokunsan donacağım, içimde intihar korkusu var
Bir gülsen ağlayacağım bir gülsen kendimi bulacağım

İçimde soluyorsun, iki can var içimde
Korkular salıyorsun üstüme korkular heran başka biçimde

Depremler oluyor beynimde dışarıda siren sesi var
Her yanımda susmuş insanlar susmuş
İçimde ölen biri var

Vayyyy vayyyy vayyyy vayyyy vayyyy vayyyy...


Aşağıya da son günlerde çekilmiş resimleri ekliyorum. Bundan sonraki yazılarda sırasıyla şu konulara değineceğim:

1. T'ye mektup: Tanrı'nın var olup olmadığı sorusu ne kadar ciddi bir sorudur?
2. 20. yüzyılın romantik şairi: Xu Zhimo
3. Çin'de sansür. Neden? Nasıl? Ne kadar? Kim? Kime?


Çanco'da koşmaya çıktığım güzel bir pazar gününden. 

Çanco'nun merkezindeki yüksek kemerli köprü. 

Yüksel kemerli köprü ve arkadaki tarakçı dükkanları

Okulda sergilenen öğrenci eserleri. Hoşuma gidenlerden birisi. 

Bir başka öğrenci eseri. Hem yaratıcı hem şirin. 

Öğrencilerim İstatistik dersinde. Pinpon topunu kutuya sokmaya çalışıyorlar. 

Oyun bitti, model geliştirme zamanı. Skor olasılığının mesafeye göre nasıl değiştiğini bulacaklar. 

Bizim haftalık toplantılarımız. Origami ve disiplin. 

M'nin kediciklerinden iki tanesi. 

Okulda sıradan bir sabah. Yeri süpüren genç lise öğrencisi, ona ne yapacağını söyleyen hademe. 

Sıkıcı bir ders. Logistic Growth'u modellemişiz.

Ne kadar derine gidersem gideyim, yine kendimle karşılaşıyorum. 

Şair tapınağı. 

M, Tayvanlı arkadaş, J ve P. 

Şair Tapınağı

Yüksek kemerli bir köprü. 

Suğco'nun su kanalları. 

İkiz pagodalar. 

İkizlerden biri ve kızıl yapraklı ağaç

Suğco'da bir lokantanın önü. 

Gondollardan birisi


Seyyar satıcıdan aldığım kocaman salatalığı yiyorum.