Search This Blog

Loading...

31 August 2014

YAĞMURUN DURMASINI BEKLEYEN ADAM (1)

Hakikaten alığın önde gideniydi ya da fazlasıyla iyimserdi! Hoş, bu ikisinin aynı şey olduğunu iddia etsek bile kayda değer sayıda bir itiraz yükselmez insanlardan. Güzel havaya güvenmek de önüne çıkan adama güvenmek gibidir, hele bir de Ç gibi güneşin neredeyse rüşvet karşılığında yüzünü gösterdiği bir kentte, kim olsa şaşar böylesi bir maceraperestliğe. Alıktı, iyimserdi, herkesle ve her şeyle iyi geçinirdi, düşmanı yoktu ama dostu da yoktu, hepsinden öte gençti, toydu, deneyimsizdi.   Böyle olmasaydı neden çıksındı sokağa koşarcasına, güneşin azıcık bir göz kırpışını görür görmez? Bilmiyor muydu kentin kapısında kara bulutların sıraya girdiklerini? Biliyordu da takmıyor muydu? Yanına ne şemsiye almıştı başının üstünü koruyacak ne de bir yağmurluk, bedeninin hararetle saracak.

Bir kere atmıştı ya kendisini caddelere, parklara, kalabalık kaldırımlara; bir daha dönesi yoktu arkada bıraktığı karanlık tekbaşınalığa. Yağ gibi akmıştı sokaklarda; tanımadığı insanlarla konuşmuş, dilencilerin dertlerini dinlemiş, çocukların başını okşamış, yaşıtı kızlara gelecek vaat etmeyen gülücükler savurmuş ve güneşin teninde bıraktığı izleri kıskanarak akşamı etmişti. Gün akşamayazıyorken su almak için girdiği bir dükkânda, yıllar öncesinde bir aile birlikteliğinde –cenaze diye kalmıştı aklında ama emin değildi!- tanıştığı ama bir daha hiç görmediği uzak bir akrabasıyla karşılaşmasaydı, diğer günlerin akşamlarında olduğu gibi, evine gidip ince bir yorganın altına girecek ve kitap okuyarak uykuya dalacaktı.

Yıllar önce ölmüş akrabalardan konuştular önce, annesinin amcasının üvey kızıyla evlenmişti bu adam. Yaşı da vardı ya, kendisine amca diyordu bu yüzden. Israrla ikram edilen ılık suyu, isteksizce aldı eline –çok duracağım anlamına gelecek bu diye geçirdi içinden birkaç kere- , ardından da dükkânın ön camının kenarında bulunan iskemlelere oturup iki yakın arkadaş gibi konuşmaya başladılar. Önce havaların durumundan söz ettiler; Ç dışındaki kentlerde güneşin daha parlak, yağmurun daha ölçülü, rüzgârın daha tatmin edici, göğün daha mavi olduğunu söylediler birbirlerine. Herkes bilirdi bunu, kimse de aksini iddia etmezdi. Ç yaşanası değil, yarım gün gezip arkada bırakılası bir kentti buraya sonradan gelen herkesin gözünde. O da sonuçta üniversite okumak için gelmişti denizi, kumu ve güneşi yılın 365 günü eksik olmayan bir güney kentinden. “Özlemek iyidir, uzak kalırsam değerini daha iyi anlarım” demişti Ç’ye ilk geldiğinde. Oysa özlediği şeyin geride bıraktığı güneşli, mavi göklü kent değil de, o mavi göğün altında mutlu olan kendisi olduğunu fark ettiğinde iş işten geçmişti. Kendini özlemekti özlemenin aslı. Sevgiliyi özleyen insan da aslında sevgilinin varlığını değil, kendisinin sevgilinin yanında duyduğu mutluluk anını özlemiyor mudur sonuçta? Özlemenin en bencil yanı diyordu genç buna, en sefil yüzü.

Yaşadıkları kentin olumsuz yanlarını bir bir dile getirip, herkesin bildiği şikâyetleri ettikten sonra konu öleli yedi yıl geçmiş olan annesine ve babasına geldi.  Ardından amcanın, çocuklarının okul durumları hakkındaki serzenişlerini dinlemek zorunda kaldı. Büyük kız son sınıfa gidiyordu ama bir türlü sınavlara hazırlanma moduna girememişti. Küçük oğlan ablasını internette, televizyon karşısında, telefonda oyalanırken görür de çalışır mı hiç, o da ablası gibi davranmaya başlamıştı. Anne zaten eğitimsizdi, kızı liseyi bitirsin de münasip bir aday bulup birkaç yıl içinde eveririz diye düşünüyordu. Torun gerekti eve, gerisi teferruattı. Uzadıkça uzadı konuşma, sülaledeki üniversite mezunlarını saydılar bir ara. Gencin adını bile duymadığı yığınla akraba çıktı. Babasının dayısının torunları A’da okuyormuş, annesinin diğer amcasının torunu da P’deymiş bu sene. Karnı da acıkmıştı ya, söyleyemiyordu bir türlü çekindiğinden.

Yaşlı bir müşteri dükkâna girdiğinde amca oturduğu yerden kalkıp, tezgâhın arkasına geçince, fırsatı değerlendirmiş olmak için hafiften toparlandı genç; çantasını yerden kaldırıp kucağına koydu, sırtını doğrulttu, her an ayağa kalkmaya hazır bir asker gibi teyakkuza geçti. Amca gelir gelmez, “Ben artık çıkayım, geç oldu.” diyecekti. Ya da “Her şey için teşekkürler, ben çıkmalıyım” mı demeliydi? Belki de en iyisi hiç süslemeden “Ben çıkıyorum amca, hadi görüşürüz sonra.” demekti. Başka alternatifler de düşündü, kelime ekledi, kelime çıkardı. Özneyle yüklemin yerini değiştirdi, zarf ekledi. Bir türlü karar veremedi neyi söyleyip neyi söylemeyeceğine. Bir ara amca ile göz göze geldiler, kendi gözlerini bilmiyordu ama amcanın gözleri cam gibi saydamdı, arkasında hiçbir giz yoktu sanki, açık bir sandıktı adeta. O içinde kabaran curcunayı saklamaya çalışan bir suskun, karşısında düşünmeksizin konuşan yaşlı bir akraba, ortada bir yerde buluşabilecekler miydi?

 “Şimdi çıkma bence, bak yağmur başladı.” dedi tezgâhın ardından, öyle pat diye. Pencereden dışarıya baktı genç adam, yağmur damlaları cama vurup, ince bir çıyan gibi süzülüyordu aşağıya doğru. Niye daha önce görmemişti bunu, pekâlâ o da sezebilirdi yağmurun yaklaştığını; taksi şoförleri ya da seyyar satıcılar gibi. Damlaların sıklığının her geçen saniye biraz daha arttığı belliydi. “Tüh” dedi içinden, “şimdi işi gücü bırak, gereksiz muhabbete devam et!” Oturduğu yerden kalkıp, kapıya yöneldi. Caddenin başındaki sokak lambasının ışığının altında, tarlaya saçılan pirinç taneleri gibi dağılarak düşen yağmur damlalarını izledi bir süre. “Bu yağmurda bir dakika yürüsem donuma kadar ıslanırım.” diye geçirdi içinden. Islak asfalt ne güzel de ışıldıyordu yağmurda! Ağır ağır yoldan geçen arabaların sıçrattığı sular kaldırım taşlarına, sahili döven dalgalar gibi vuruyordu. Arabaların farları sanki yağmuru daha bir azdırıyordu, ışığın vurduğu yerde damlalar büyüyor, durdurulması olanaksız bir selin habercisi oluyorlardı adeta. Oysa karanlıkta ne yağmur görünüyordu ne rüzgâr! Işıktı ona korkulması gerekeni gösteren, korkunun nesnesini ortaya çıkaran. Bu yüzden ışığa teşekkür mü etmeliydi? Yoksa ışığa yöneltmeliydi hayal kırıklığını? Kapıyı kapatıp dükkâna geri döndü.


“Biraz daha kalayım bari” dedi ama der demez “bari” kelimesine takıldı aklı. Ayıp etmişti, haksızlık etmişti, ukalalık etmişti, geri de alamazdı lafını şimdi. Kırdığı potun anlaşılmamasını dileyerek oturdu aynı iskemleye. Amca gülümsedi. “Kal tabii ya, daha konuşacak çok şeyimiz var. Hem yengen birazdan yemeğe çağırır, beraber üst kata yemeğe çıkarız. Çocuklarla tanışırsın. Büyük kız tanısın seni, örnek alsın, üniversitede okuyan bir abim varmış desin, daha çok ders çalışsın.”  

Devam edecek...