Search This Blog

Loading...

21 September 2014

Bir Seri Katilin Anıları (1)

11.11.20**

Güzel bir gündü. Kasım değildi sanki, eylül artığıydı. Zaten eylülü eylül gibi yaşayamamıştık, iyi oldu bugün. İntikamını almış olduk yaşanmamış bir ayın. Güzeldi ama yine de içinde can sıkıcı bir iki şey vardı, kabul etmek lazım. Şu uzun boylu, saçlarını kızıla boyatmış kız; adını anmayacağım burada, adını anıp güncemi kirletmeyeceğim. Bugün gelmedi işe. Neymiş efendim; sevgilisinden ayrılmışmış, kalbi kırıkmış, salya sümük ağlıyormuş evinde. Bize ne kardeşim? Bizim patron da salağın önde gideni. Böyle bir bahaneyle gelene izin verilir mi? Hadi verdin ne diye ilan ediyorsun tüm ofise? Sırf bir gün işten kaytarmak için sevgilisinden ayrılacak adamlar var bu işyerinde.

İşin kötüsü bu kız sevgilisinden ayrılmamış bile. Sevgilisi yüksek lisans yapmak için iki yıllığına Amerika’ya gitmiş. Ortada kırık bir kalp yok yani, kopma noktasından kurtulup uzun mesafe ilişkisine dönüşen bir muamma var. O kadar muamma ki eminim aynı saçma muhabbetlere devam edecek bu kız, sabah akşam. Yok sevgilisi kendinden dokuz yaş küçükmüş de, yok erkek kadından genç olunca ilişki başka bir boyutta ilerliyormuş da, yok sevgilisinin kontrol altına alınması gereken haylazlıklarını çok seviyormuş da… Bitecek mi bunlar? Hiç sanmıyorum, bitmeyecek ve hatta daha da artacak. Çünkü uzaklaştı çocuk. Bir de Amerika’ya gitti ya, saat farkından dolayı telefonlaşma vakitlerinde sorun yaşayacaklar. Oğlan Amerika’nın akşamında buradaki kızıl kafayı aramak isteyecek. Kızıl kafa ofiste çalışıyor olacak. Telefonu çalacak ve “Ayyyy sen misin hayatııım? Bu ne sürpriiiiiz canııım!” diye açacak telefonu. Her gün şaşıracak, her gün deli olacak, her gün bizim dikkatimizi yerle bir edecek…

Kimsenin sevgisine, sevgilisine, sevgilisiyle yaşadıklarına lafım yok. Benim derdim böylesi basit bir olayın işe gelmemek için gerekçe olarak gösterilmesi ve patronun bu gerekçeyi kabul etmesi. İki ay önce mide bulantısından bağırsaklarım ağzıma dayanmış halde gelmiştim ben ofise. O kadar hastaydım ki ne yataktan nasıl kalktığımı anımsıyordum ne de ofise nasıl geldiğimi. Tüm zayıflığıma, bedenimin tüm ayak diretişine rağmen çalışmıştım o gün, Japonya’dan gelen müfettişlerle görüşmüş, devam eden projenin biten aşamalarını birer birer anlatmıştım onlara. Ben bilmiyor muydum izin almasını? Bir telefon edip “Çok hastayım patron, doktora gideceğim.” demeyi. Yapmadım; yapmadım çünkü bende sorumluluk bilinci had safhadadır. İnsan ancak sorumluluklarının bilincindeyken ahlaklı bir varlık olabilir. Sorumluluk, hem işine hem de etrafındaki insanlara karşı, her zaman için kendi çıkarlarından önce gelir. Oysa bak ne kadar da kolaymış. Sevgilim uzağa gitti diye işe gelmemek de olabiliyormuş. Öğrenmiş olduk.  Sağ olsun kızıl kafa!

Keşke bugünün hasılatı bununla kalsa. Bir de akşam otobüs durağında yaşadığım dumurluk var. Kocaman adam, yaşı benimki kadar var. Cüssesi de dev gibi, benim gibi iki adam eder. Durağın direğine dayanmış, hapur hupur elma yiyor. Zıkkım olsun! Yerken çıkardığı iğrenç ses bir yana, bir de elmanın koçanını yere atmasın mı? Benim sinirim tepeme çıktı tabii. Adama doğru yürüdüm, “Kardeşim, ayıp olmuyor mu? Koca adamsın, bak şurada çöp kutusu var, yediğin elmanın koçanını çöpe atsana.” dedim. Genelde ben böyle seri halde konuşamam, tutukluk yapar dilim, elim ayağım birbirine dolanır, işler salpa sarar ama bugün nasıl olduysa aralıksız saydırdım. Arkamdan yaklaşan otobüsten dolayı duraktaki kalabalıkta ciddi bir hareketlenme olmasaydı daha da devam edecektim. Adam benim söylediklerimi duymuştu muhakkak ama anlamamış gibi yüzüme bakıyordu. Sanki dilimizi anlamıyordu ya da tamamıyla sağırdı! Birkaç saniyeliğine yüzüme baktı, ardından da gözlerini arkamdaki otobüse çevirdi. Sonra da hiç sesini çıkarmadan otobüse doğru koştu. Kapı tam kapanacakken bindi. Bana ise onun bu fırsatçılığına şaşırmak kalmıştı. İşin asıl rahatsız eden yanı benim de o otobüse binmem gerektiğiydi. Saçma sapan bir adam yüzünden otobüsümü kaçırmıştım. Elma koçanıyla ben yirmi dakika sonra gelecek olan bir sonraki otobüsü bekledik. Beş dakika boyunca direndikten sonra, gittim yerdeki koçanı aldım ve az ilerdeki çöp kutusuna attım. Bari fazladan beklemem bir işe yarasın diye.

 16.11.20**

Çok yorgunum ama bir o kadar da doluyum. Konuşabileceğim kimsem de yok ki dökeyim içimi. Bir tek bu günce var, o da hep dinliyor. Olsun, en azından dinliyor, onu da yapmayabilirdi. Ne iş yerinde ne de oturduğum binada bunu yapabilen başka birisi var mı? Yok! Eski karım bile dinlemezdi beni, dinlermiş gibi yapardı. Sıra kendisine gelince de saatlerce konuşurdu. Boşandıktan sonra çocukların vesayetini ona bırakmakla iyi mi ettim yoksa kötü mü hala tereddüt ederim. Yıllar geçti, çocuklar üniversiteye gidiyorlar artık. Eski karım yılın büyük bir kısmını köyünde, anne babasının yanında geçiriyor. Çocuklar da ayda bir kere yanıma uğruyorlar, bir şeye ihtiyacım var mı diye soruyorlar.

Neyse, nereden de girdim bu konuya böyle. Bugün ofiste olanları yazacaktım oysa. Haftalık toplantıda çok dandik bir konudan dolayı kavga çıktı. Müdür, üç hafta önceki toplantıda yılbaşında yapacağımız tatilin günlerini ilan etmişti. Bir yandan hükümetin yayınladığı resmi tatil günleri, bir yandan da şirketin tüm çalışanlarına verdiği –bedava değil tabii ki, tatilden sonra iki cumartesi çalışacağız- tatil günleri; toplamda beş günlük tatilimiz olacaktı. Proje koordinatörlerinden birisi de –adı G olsun- o tarihlere göre bilet almış, otelini ayırtmış, kalacağı oteldeki yılbaşı gecesi partisi için para ödemiş. Bugünkü toplantıda müdür tarihlerin değiştiğini söyledi. Bana kalırsa tarihlerde değişiklik yapıldığı falan yok. Müdür, üç hafta önceki toplantıda bize yanlış bilgi vermişti. Şimdi de kendi hatası ortaya çıkmasın diye bir yalan daha uyduruyor. Bir yalanı ancak başka bir yalanla temizlersin ama bu durum toplamda iki yalan söylemiş olduğun gerçeğini değiştirmez.

Sonuçta tarihler değişti. Ben de eski tarihlere güney kentlerinden birinde otel ayırtmıştım. Arayıp tarihi değiştireceğim. Ben böyle dedim ama G inat etti. “Ya harcadığım tüm parayı bana ödersiniz ya da ilk ilan edilen tarihlerde ben işe gelmem.” diye tutturdu. Niye bu kadar inatçıydı bilemiyorum. Yapacağı tek şey oteli arayıp, varış ve ayrılış saatlerini değiştirmekti. Tren biletlerini de sekreter kız ayarlardı. Rica etse yeterdi. Yılbaşı gecesi yiyeceği yemek için bir şey yapması zaten gerekmiyordu. Sonuçta 31 Aralık akşamı otelde olabilecekti.

G böyle yapınca karısı L durur mu? O da kocasının yanında yer aldı. Zaten tüm rezervasyonlar beraber. Birisi ne yaparsa, diğeri de aynısını yapacak. Ben bu yüzden karşıyım aynı iş yerinde karı-koca çalıştırmaya. İnsan Kaynakları hangi akla hizmet bu ikisini işe aldı anlamıyorum. Gerçi bir arkadaş ve takım üyesi olarak ben G’den çok memnunum. Onun inatçı tavırları olmasa şirket maaş bordrolarımızı bile vermeyecekti. Diretti, önce dediler maaş bordrolarımız ana ofisten geliyor, bu yüzden gecikiyor. Olmaz dedi, her ayın sonunda maaşımı aldığım gibi maaş bordro mu da alacağım. Allem etti kallem etti, ikna etti şirketi. O zaman da “eğer dediğim olmazsa istifa ederim ben.” noktasına gelmişti. Şirket de onun gibi değerli bir mühendisi kaybetmekten korktuğu için mi yoksa onun inatçı tavrını beğendiği için mi bilinmez, istenileni yerine getirmişti.

Bakalım bu sefer ne olacak, G ikna edebilecek mi? Hiç sanmıyorum. Bir kere kendisinin kaybedeceği bir şey yok. Belki rezervasyon tarihlerini değiştirdiği için cüzi bir miktar ödeyecek. Onu bile ödemeyebilir. Bu kadarcık bir para için koca şirket tatil günlerini değiştirecek değil ya.
Bu arada bu akşam otobüsle eve gelirken o iri adamı tekrar gördüm. Gördüğüm gibi bakışlarımı başka yöne çevirdim. O beni gördü mü bilmiyorum ama nedense adamla göz göze gelmek istemedim. Sanki suçlu olan benmişim gibi…

20.11.20**

Bugün öğlen arasında bir hikâye okudum. Bir arkadaş elmekle göndermiş, masamda yemeğimi yerken bir göz atayım dedim ve okudum. Sıradan bir şey belki ama nedense akşama kadar aklımdan çıkmadı, sürekli vurdu beynimin çeperlerine.  Oluyor bazen böyle, yapışıyor kalıyor aklımın bir köşesine okuduklarım, ayakkabının içine kaçmış taş parçası gibi rahatsız ediyor gün boyu.


Devam edecek…