Search This Blog

Loading...

23 October 2014

Bir Seri Katilin Anıları (3)

03.01.2026

Tatil bitti ama Hong Yi gelmedi işe, karısı da gelmedi. Dün gelmedikleri gibi bugün de yoklardı ofiste. Bu ne rahatlık anlamış değilim. Ne inattır, ne sarsılmaz bir bencilliktir, ne kendini beğenmişliktir. Öğleden sonra, sekreter kızlardan birisini yanına alıp, şirketin onlar için kiraladığı daireye gitti patron. Bir de ne görsün. Ne Hong Yi var ortalıkta ne de karısı. Pıllarını pırtılarını toplayıp basıp gitmişler. Daire bomboş, kapı kapalı bile değil. Arkalarına bakmamışlar belli ki! Aralık maaşını da aldılar ne de olsa! Lanet olsun dedim içimden; belki on defa, belki yüz defa. Lanet olsun, lanet olsun, lanet olsun... Şimdi onların işleri de bizlere kalacak, koca proje omuzlarımıza binecek. Lanet olası dünyanın lanet olası kahramanları!

Ofisteki tepki genel olarak olumsuzdu. Patron bu şekilde atlatılmış olmasını kolay kolay sindiremeyecekti. Mesai bitimine kadar sürekli dört döndü aramızda; Hong Yi’nin ne kadar karaktersiz, ne kadar bencil, ne kadar samimiyetsiz bir insan olduğundan söz etti boyuna. Sinirini alamadı, Hong Yi’nin ve karısının masasındaki süs eşyalarını, resimleri, takvimleri parçaladı. Az daha bilgisayarı yere çarpıyordu da biz engelledik. Yenilgi böyle bir şeydi demek ki! Emrin altında çalışan birisi tarafından yüz üstü bırakılmak. İhanet denemezdi belki ama ihanet kadar deşmişti patronun yüreğini bu gidiş.

Ben ise farklı bir boyutta karşılamıştım bu olayı. Kızdım ikisine de, evet! Bana ve geride kalanlara daha fazla iş yükü bıraktıkları için, çocuk gibi davrandıkları için, hepsinden öte arkalarına bakmadıkları için. Kızdım ama bu kızgınlığımın yanında içimde büyüyen taze bir duygu daha vardı. “İyi oldu” diyordum bir yandan da! Çok çok iyi oldu. Basıp gittiler ya kimseye haber vermeden, Esaretin Bedeli filmindeki Andy gibi büyüdü Hong Yi gözümde bir anda. Öylesine kahraman, öylesine karakterli, öylesine karizmatik! Boyun eğmedi işte şirketin dayatmalarına. Dediğini yaptı, işe gelmeyeceğim dediği günlerde işe gelmedi. Baktı başına iş açılacak, şirket işe gelmediği günler için ona ceza kesecek; şirket yöneticilerine bu zevki hiç tattırmadan sırra kadem bastı. Kim bilir nerededir şimdi, belki bir otelin havuzunda kokteylini içiyordur belki de plajda çocuklarla top oynuyordur. Futbolu severdi, bilirdim. İyi bir adamdı Hong Yi, yenilgiyi asla kabul etmeyen; yenilme potansiyelini gördüğünde, meydana çıkmamayı değil de meydanı ortadan kaldırmayı seçen bir mücadeleciydi. Kendisine yapacağı kötülüğün kimseye iyilik getirmeyeceğini anlamıştı.

İçimde ağır ağır büyüyen bu taze duygu kafamı günlerdir meşgul eden iyi-kötü mücadelesini de geri getirdi. Hong Yi iyiydi evet; kendisini kurtarmak zorunda olduğunu anlamış, onurunu ve gururunu korumuştu. Karısının gözünde devleşmiş, bizim gözümüzde de bir kahraman haline gelmişti. Koca şirkete kafa tutmuş, şirketi dize getirmişti. Kalan mühendisler ne onun kadar tecrübeliler ne de onun kadar projeden haberdarlar. Belki daha hızlı çalışacaklar ama yine de projenin öngörülen zamanda bitme olasılığı sıfır. Şirket mecbur kalacak proje teslim tarihini ertelemeye. Rezil olacaklar, hem sektörde ad yapmış bir şirket olarak diğer şirketlerin gözünde itibar kaybedecekler hem de çalışanlarının gözünde değerleri düşecek.

Fırsat kaçırmayan trafik canavarlarını, sıra bozan açıkgözleri, yediği elmanın koçanını yere atan aymazları tek tek aklıma getirdim bu akşam. “Ben de onlar gibi, hatta daha kötü olabilirim.” dedim kendime. Patronun çöpe attığı kâğıtların arasında Hong Yi’nin ve karısının geçen yaz tatildeyken çektirdikleri bir resim vardı. Karısının yüzünü kesip çıkardım resimden. Kalan parçanın kenarlarını düzelttim. Hong Yi’nin resmini çalışma masamın dayandığı duvara astım. Artık her gün görecektim idealim olan insanın yüzünü. Bakıp bakıp bilenecektim, “Ben de senin gibi olacağım Hong Yi” diyecektim. Yakıp yıkıp arkasına bakmayan bir insan olacağım, bana bir şey olmasın yeter diyeceğim ne zaman başım sıkışsa, alırken bankalar gibi yüzer yüzer alacağım verirken bin dereden su getireceğim. Ne kimseye yardım edeceğim, ne de kimseden yardım talep edeceğim. Bir gün gelecek yapacağım. Çok uzak değil, pek yakında bir bomba gibi düşeceğim bu kentin göbeğine.

07.01.2026

Ben ki elindeki çöpü atacak çöp kutusu bulamayınca cebine koyan, yemek yediği lokantada garsona yük olmamak için masadaki kırıntıları peçeteyle temizleyen, yeni gelen müşteriler ayakta kalmasın diye kalabalık kafeyi erkenden terkeden, banka ve postane sıralarında yerini emekli olmuş yaşlılara veren, yazıcıdan çıktı alırken iki tarafa da basmış olmak için sayfa sayısını çift yapmaya gayret gösteren, fotokopi makinesinin kâğıdını her seferinde yedekleyen, telefonu çalıp da iş arkadaşlarının dikkatini dağıtmasın diye ofisteyken telefonunu hep sessizde tutan, birisinden bir şey rica ederken on büklüm katlanan, trafik kurallarına harfiyen uyan, çöpünü her akşam binanın önündeki kutuya döktükten sonra kutunun kapağını kapattığına emin olan, umumi tuvaletlerde idrarının bir damlasını bile pisuarın dışına dökmeyen, işyerindeki sebilden su alırken suyu asla taşırmayan, o sebilin suyu bittiğinde sıra bende miydi diye aldırmadan yenileyen, ortaklaşa gidilen yemeklerde her zaman için payından biraz fazlasını ödeyen, evinde otururken komşuları rahatsız olmasın diye müziğin sesini kısan, asansöre sigarayla binenleri nazikçe uyaran, dilencilerin önünden geçerken mutlaka para bırakan ya da para bırakamamanın suçluluğunu içinde taşıyan, insanların doğasında barışın ve huzurun olduğuna inanan ve hepsinden öte insanın doğasına uygun yaşadığında gerçek anlamda insan olabileceğini savunan birisiydim düne kadar.
Artık değilim!

11.01.2026

Ders verilmesi gereken ilk kişi karşı komşumdu, verdim! Kaç defa uyardım bu kadını, “çöpünüzü dairenizin kapısına bırakmayın!” diye. Hayır, nasıl insanlar bunlar anlamıyorum ki! İnsan pis kokan çöpünü kapısının önüne koyar mı? Başkasının kapısının önüne koymuş olsan ya da koridorun sonundaki boşluğa yakın bir yere bıraksan, anlayacağım. Diyeceğim ki “çöpü iğrenç kokuyor, çöpünden kurtulmak istiyor, uzak bir yere atmak istiyor.” Yok ama, kapısının ağzına koyuyor içi balık artığı, soya sosu, siyah sirke ve yanık yağ kokan torbayı.

Akşam kendi çöpümü atmak için çıkmıştım, gördüm bunların kapısındaki siyah torbayı. Sinirlerim tepeme çıktı tabii ama sakinleştirdim kendimi. Bir ders verilecekse bunun ustaca plânlanması ve hedefe ulaştığından emin olunması gerekiyordu. Evime girdim, saatin gece yarısı olmasını bekledim. Biliyorum, o torba sabaha kadar kalacaktı orada, kokutacaktı tüm koridoru. Saat gece yarısını beş dakika geçe elime plastik eldivenlerimi taktım, yanıma bir kutu siyah boya, biraz da tutkal aldım. Ayaklarımdaki çorapları çıkarttım. Pijamamın yerine yazlık bir şort giydim. Ses çıkarmadan açtım kapımı ve çıktım dışarı. Yerler buz gibiydi ama işim çok zaman almayacağı için dayanabilirdim.

Bina alabildiğine sessizdi. Koko bile susmuştu, şaşılacak bir şekilde. Normalde bu saatte beni deli etmesi gerekiyordu havlamalarıyla. Kuzey cepheden giren rüzgârın uğultusu vardı bir tek, bir de aşağıdaki yolun kenarında şakalaşan sarhoşların kahkahaları. Hemen karşıki dairenin kapısına gidip, siyah çöp torbasını elime aldım. Torbanın içindekileri kapının önüne boşalttım. Ardından eldivenli ellerimle çöpü ezip, iyice cıvık hale gelince üzerine biraz siyah boya ve tutkal döktüm. Yapış yapış olmuştu her şey; tavuk kemikleri, limon ve patates kabukları, parçalanmış ama doğru dürüst yenmemiş bir balık, haşlanmış çay yaprakları, pilav artıkları… Bu şekliyle alıp bir müzeye götürsem modern sanat çalışması diye sergileyebileceğimi bile düşündüm bir ara. Eserime modern bir anlam verebilecek aşırı yorumcular çıkacaktır mutlaka. Durup bir daha bakıp, ellerini çenelerine götürüp, kıvırcık saçlarını karıştırıp; en bilge sesleriyle, sanatçının modern dünyadaki çelişkileri sanatına nasıl sonsuz bir öfkeyle yansıttığını tartışacaklar ve yanında durup bir fotoğraf çektirdikten sonra diğer eserleri görmeye geçeceklerdi. 

İşte bu paha piçilmez sanat eseriyle sıvadım komşumun kapısını, tutkal çabuk kuruduğu için acele etmeliydim. Elimdeki yarı katı yarı sıvı karışımı avuç avuç sürdüm kapıya. Tutkal çabucak yapışıyordu. Öyle ki beş dakika içinde tüm işlemi bitirdiğimde kapının büyük bir bölümü siyah renge bulanmış, yerlerde limon kabukları, balık kılçıkları, artık ne olduğu anlaşılmayan organik şeyler, kağıt parçaları… İşimi bitirince usulca toparlandım ve üzerimi kirletmemeye özen göstererek kendi daireme geçtim. Temiz çalışmıştım. Eldivenleri temiz bir poşete koyup, banyo dolabının arkasındaki deliğe tıktım.   Üzerimdekileri de banyoda sıcak suyla yıkadım. Bu saatte makineyi açarsam kuşku uyandırırım diye makineye atmadım. Zaten kirlenmemişlerdi ama yine de emin olmak gerekiyordu. İşleri bitirince de oturdum bu satırları yazdım. Büyük bir olasılıkla yarın sabah ben işe gidiyorken onlar daha kapılarının halini görmemiş olacaklar. Kapılarındaki iğrenç kokuyu ve benim yapmış olduğum modern sanat eserini gördüklerinde verecekleri tepkiyi göremeyeceğim maalesef. Olsun, bu daha başlangıç.

Birkaç gün içinde ikinci saldırımı yapacağım. Üst kattaki komşunun, gece gündüz demeden sürekli havlayan köpeği bir sonraki kurbanım olacak. Masum bir hayvanı neden öldürüyorsun demesin kimse. Bu nedir ki! Adı Koko olan bu köpeği öldürmemin iki nedeni var.  Birincisi beni rahatsız ediyor, geceleri uykusuz kalmama neden oluyor. İkincisi de benim için Koko’yu öldürmek uzun süreceğini umduğum kariyerimde bir basamaktır. Daha ileride bana veya çevresine kötülük yapacak insanları öldürecek olan ben eğer bir köpeği bile öldüremezsem nasıl ulaşırım hedefime?

 15.01 2026

Koko’yu öldürmek sandığımdan çok daha kolay oldu. Pazar sabahı baktım üst kattaki komşu Koko’yu da yanına almış, parka gidiyor. Hemen düştüm peşlerine. Üzerime dün akşam yemeğinden kalma bir iki tavuk kemiği ve büyük bir bıçak aldım. Araya mesafe koydum ki anlamasınlar takip ettiğimi. Köpek sonuçta, bir bakarsın çakmış arkasındaki gölgenin varlığını. Ağır ağır gittim, onlar parka girince de bir ağacın arkasına saklandım. Bu arada komşu, köpeğin tasmasını çıkardı ki hayvan etrafta kendi başına gezinsin. Tamam dedim o anda, işte kaçırılmaması gereken fırsat ayağıma geldi. Koko kesin bu taraflara gelir birazdan, zaten rastgele koşuşturup durdu ortalıkta uzun süre. Tam ben sabırsızlanmaya başlamıştım ki Koko benim bulunduğum ağacın dibine geldi. Belli ki işeyecek hayvan. Komşunun oturduğu yeri ve baktığı yönü çabucak koloçan ettim. Parkın ortasındaki banklardan birisine oturmuş, yüzünü havuza dönmüş, elindeki telefonla oynuyor. Bu tarafa baksa bile beni görmesi olanaksız.

Önce Koko’nun işemesini bitirmesini bekledim. Etrafta kimse yoktu. Zaten pazar sabahı bu parka sadece Tay Çi yapan yaşlılar gelir. Baktım Koko işini bitirdi, gitmeye hazırlanıyor; hemen elimdeki kemikleri önüne attım. Bana güvenmediği için önce alık alık baktı yüzüme. Sonra baktı ki benden bir zarar gelmez, kuyruğunu sallayarak yanaştı ayağımın dibine. Kemik parçasını ağzına alıp ısırdığı anda tuttum kafasından. O kadar sıkı yakalamıştım ki değil Koko gibi ufacık bir köpek, dünyanın en iri timsahı olsa bile oynatamazdı çenesini. Ne olduğunu anlayamamıştı ilkin, kendini en güvende hissettiği anda ihanete uğramış olmanın verdiği pişmanlık vardı gözlerinde. Hiç vakit kaybetmeden bıçağı çıkardım cebimden ve çaldım boğazına. Kan öyle bir fışkırdı ki kesilen derinin altından, önce ben bile şaşırdım yapmaya cesaret ettiğim işten. Geri dönmek için artık çık geçti. Beni aylardır uykusuz bırakan, sabahlara kadar havlayan köpeğin sonu gelmişti artık. Bıçağı ileri geri sürttükçe Koko’nun bedeni havası kaçan bir balon gibi yumuşadı, ele avuca sığar hale geldi. Çenesini tuttuğum ilk anda ayalarımı dolduran kaslı bedeni, bir anda pörsümüş ve yağmurda ıslanıp ağırlaşan bir paltoya dönüşmüştü. Kanı tamamıyla akıp, canı toprağa karıştığında kafasını koparmamıştım. Koparmaya da niyetim yoktu. Birileri görmeden ortadan kaybolmalıydım. Kana bulanan elimi çimenlere sildim ve hızlı adımlarla oradan uzaklaştım. On dakika sonra evimde, sıcak suyun altında duş alıyordum. Ne kimse görmüştü beni iş üzerindeyken ne de kimsenin kuşkularını uyandıracak bir davranışım olmuştu.


Karşıki komşular kapılarının halini görünce haklı olarak benden kuşkulanmışlardı ama kanıtları olmadığı için bir şey diyememişlerdi. Girişteki güvenlik görevlisi birkaç kere yarım ağızla ima eder gibi oldu benim bir numaralı zanlı olduğumu ama ben takmadım. Hem suçlasalar ne olacak? İnkar edeceğim her şeyi. Koko’nun durumu daha kolay benim için. Şimdiye kadar ne kimseye söz ettim Koko’dan ne de üst kata çıkıp şikayette bulundum. Dolayısıyla kimsenin benden kuşkulanmak için haklı bir gerekçesi olamaz. İçim rahat. O kadar rahat ki gün boyunca gayet neşeli ve huzurluydum. Koko’yu da halletmiştim. Kendi dünyamda en önemli kişi artık bendim ve beni rahatsız edene haddini bildirmek için yeterli cesaretim vardı artık. Sıradaki kurbanı bulmaktı bundan sonra yapacağım ilk iş. 

18.01.2026

Çanco'nun en büyük sorununu nihayet keşfettim. Çanco, ne etraftaki diğer büyük kentler kadar cazibeli olabiliyor ne de herhangi bir kırsal semt gibi sessiz ve temiz. Arada kalmışlığın sefaleti var bu kentte. Bir çeşit kafesine sığmayan kartal. Kafesin demirlerini kırıp özgürlüğüne kavuşamadığı için sürekli bir çırpınış halinde. Bundan on yıl kadar önce; bu kente gelip, birkaç yıl kaldıktan sonra ayrılan bir yazarın çıkardığı kitabı okumuştum.