Search This Blog

Loading...

13 October 2014

Bir Seri Katilin Anıları (2)

20.11.20**

Trafik deli ediyor beni, trafikteki insanlar, onların kural tanımaz fırsatçı tavırları. Bir halkın trafikteki tavırlarına bak, onların hayatın diğer alanlarında nasıl davrandıklarını keşfet. Bu kadar basit! Neden mi? Her sabah otobüsle gelirken dikkat ediyorum. Çalıştığım şirkete varmadan beş yüz metre kadar önce büyük bir kavşak var. Dört bir yanı trafik ışıklarıyla donatılmış, her yöne dönüşün ve ileriye gidişin ışıklarla yönetildiği bir kavşak burası. Otobüs sola dönmek için bu kavşakta genelde uzun süre bekliyor çünkü dört ayrı faz var ışıkların idare ettiği. Beni asıl sinir eden durum ise bizim kurallara harfiyen uyan şoförümüze rağmen her fırsatı çıkara dönüştüren sürücülerin olması. Örneğin, sağ yoldaki arabalara bizim tarafımıza dönme izni verildiğinde iki saniyelik bir ışık değişim süresi oluyor. Bu iki saniye aslında gitmekte olan arabaların tamamıyla kavşak alanının dışına çıkması için verilen bir zaman dilimi. Oysa, bu iki saniyelik boşluğu değerlendirip, arabalar daha harekete geçmeden –ya da geçer geçmez- o arabaların yolunu keserek yola atlayan onlarca motosiklet görüyorum her gün. O iki saniyeyi, kuralları ve güvenliği hiçe sayarak kendileri adına kullanıyorlar ya, nasıl da mutlu oluyorlardır kim bilir? Böylece, kendilerine yanacak olan yeşil ışık için bir dakika kadar beklemek zorunda kalmıyorlar. Aynı ya da benzeri şeyleri başka kavşaklarda da yaptıkları için uzun erimde zaman kazanmış oluyorlar.

Trafikte bu densizlikleri yapanlar, banka kuyruğunda da akla hayale gelmedik yalanlarla sıranın önüne geçmiyorlar mı? Sen iyi bir vatandaş olarak saatlerce beklersin, öğlen molanı heba edersin; hanımefendi gelir; mini eteğiyle, dekoltesiyle öndeki bir iki erkeğe sokulur. Sonra bir bakarsın işini halletmiş gidiyor, sen de mal mal bakıyorsun onun “ay çok dikildim, çok yoruldum” diyerek gidişine.

Ben hayatım boyunca bu tür insanlara kızdım ama artık kızmıyorum, kızamıyorum. Tam tersine kıskanıyorum onları. Yani kuralları çiğneyerek, belki hem kendi hayatlarını hem de olsa bir kazada çarpacakları diğer araçtakilerin hayatlarını tehlikeye sokmuş olmalarına rağmen imreniyorum onlara. Sırayı önemsemeyerek, hepimize küfredercesine öne geçerek yaptıkları şey aslında kutsal bir görev. Pek çoğumuzun yapmaya cesaret edemediğini yapıyorlar, içimizdeki hayvanı ortaya çıkarıp, medeniyet aldatmacasını rafa kaldırıyorlar. Ne diyor medeniyet? Şimdi değil, burada değil! Onlar da diyor ki şimdi ve burada. Ben istediğim için, ihtiyacım olduğu için, yaşam böylesini gerektirdiği için…

Kuralları çiğneyebilme, onları hiçe sayma ve basit bir çıkar için en doğru olanını yapma konusunda belki de onlardan öğreneceğim şeyler vardır. Öyle değil mi? Ahlak kuralları ezilen sınıfların ve orta kesimin eline verilmiş bir elma şekerinden başka nedir? Sen onunla oyalan, biz malı götürelim diyen yönetici ve zengin kısım sırf bu yüzden ahlakı, dini ve kanunları savunmaz mı? Kendileri muaftır ama aynı ahlak kurallarından. En cüz-i miktarda parayı bile senden söke söke alırlar ama vermeye gelince araya yüzlerce perde koyarlar. Geçmek zorunda olduğunuz her perdede hevesiniz biraz daha kırılır, yaşama şevkiniz hırpalanır. Onlar haklarını bir hamlede ahlakın gereği olduğu için kazanırken, sen her gün mücadele etmek zorunda kalırsın aynı hakları tekrar tekrar kazanmak için.

Kurallara uymak, her fırsatta ahlakın gereğini yapmak orta ve alt sınıfa dayatılan bir zorlamadan ibarettir. Eziklerin işidir iyi insan olmak, iyi insan olmak için ömür boyu çabalamak. Eziklerin; yani pısırıkların, suskunların, ağzı-var-dili-yokların. Artık buna inanmaya başladım. İnandıkça da gıcığıma gitmeye başladı etrafımdaki her şey. Sadece kaybetmişlerin iyi birer insan olabildiklerini kırk beş yaşına gelince fark etmek zor geliyor insana. Şunun şurasında on yıl daha çalışıp, eleğimi asacaktım ben. Şimdi içimde bitmeyen bir kin var, bugüne kadar yaşadığım her günü zehir eden o insanlara karşı, o insanları var eden sisteme karşı, o sistemi devam ettiren ahlaki değerlere karşı.

Kurallar değil büyük insanı yapan, onun kuralları hiçe sayan azmi, kararlılığı ve vurdumduymazlığı. Böylelerinin büyük bir çoğunluğu yollarda telef olurlar ama azıcık şanslı olanları hedefe ulaşırlar. Tarih onlara kahraman der, lider der, peygamber der… Sırf onun için tarihi baştan yazar. Hatta tüm devrin tarihini onun kişisel tarihine çevirir. Öyle ki; gerçek tarih kalmaz ortada, sadece o liderin hayatı kalır. Nesiller boyu o adamın hayat hikâyesi okunur ders kitaplarında. Ne onun yaptığı sahtekârlıklardan söz edilir ne de aldattığı, önüne çıktığı, ezip geçtiği insanlar. Tarihteki hiçbir lider, hiçbir devrimci, hatta hiçbir reformcu mevcut kurallara harfiyen uymamıştır. Kurallar üstü oynayarak kazanırsın oyunu; öteki türlü sindirilirsin, bir hiç olursun, yok olursun hiç yaşamamış gibi.

29.11.20**

Kış iyice bastırdı. Seviyorum ben kışı; ergenlerin kazak kollarını çekiştirip, ellerinde kahve fincanlarıyla cam kenarına oturup, dışarıda yağan karı izleyişlerini değil. Ceplerini seviyorum en çok, yani soğuğun getirdiği cepleri. Yazın malum, ince giyiniyoruz. Bir cebe telefonu, bir cebe cüzdanı –prensip sahibi bir insan olarak asla arka cebime bir şey koymam- koyunca anahtarları koyacak yer bulamıyorum. Oysa kış öyle mi? Kabanımın iki tane yan cebi var, kabanımın altına giydiğim ceketin en az dört tane cebi var. Çanta bile taşımama gerek kalmıyor. Ha bir de benim gibi yürürken, birileriyle konuşurken ellerini nereye koyacağını bilemeyen bir insan için kış bulunmaz bir fırsat. Bu yüzden seviyorum ben kışı, yoksa karı, yağmuru, rüzgârı kim sever? Enayi miyim ben?

Bugün öğleden sonra işten çıkacağım saati beklerken ne kadar kötü bir adam olduğumu fark ettim. Herkes çıktı, ben inatla bekledim mesai bitiş saatini. Sanki saat beşi vurunca bana onurluk verecekler. Ahlaklı insanım ya, kurallara sırf kural oldukları için uyarım ya, hepsinden öte yanlış bir davranışın başkalarına kötü örnek olacağından çok korkarım ya! Kimsenin taktığı yok oysa! Beşe on kala çıkan da var, beşe çeyrek kalan çıkan da. Utanmasalar saat dörtte çıkacaklar. Beni takdir ediyorlar güya, gururumu okşuyorlar, bir yandan da dalgalarını geçiyorlar. “Patron seni yardımcısı yapacakmış.”, “Patron seni dul kızına alacakmış.” gibi zırvalıklar. Herkes gülüyor ama ben gülmüyorum. İçimden hesaplar yapıyorum. Herkesin çetelesini tutuyorum. Kim sabahları kaç dakika geç geliyor, kim akşamları kaç dakika erken çıkıyor. İşin tuhafı, sabahları geç gelenlerle, akşamları erken çıkanlar aynı kişiler. Başka işlere gidenler var içlerinde. Şirketlere danışmanlık yapıyor birkaç mühendis. Akşam beşten yediye, bilemedin sekize kadar çalışıp; burada kazandığı kadar bir maaş daha kazanıyor. Yoksa nasıl alacak o lüks arabaları, yakınından metro geçecek olan semtteki villaları. Sen de böyle otur, çetele tut ha bire. Otobüsle git gel işe, ellerini kabanının cebine koyabildiğin için mutlu ol. Eziksin ezik! Bir kurtulamadın gitti…

15.12 20**

Evet, kötü bir adamım ben. Söze doğrudan başlamalıyım. Kıvırtmadan, sağa sola savurmadan, süsleyip püslemeden… Öyle bildiğiniz kötülüğüyle meşhur kötülerden değilim ama, iyi görünüp etrafındakilere iyi davranarak kötülük yapanlardanım. Sözler verip tutmayarak, yardıma muhtaç olmayanlara yardım ederek ve uzun vadede onları bana muhtaç bırakarak, güler yüzle dostluklar kurup aynı dostluklara sahip çıkmayarak, bana ihtiyacı olanları takmayarak… Hatta o kadar kötüyüm ki kimse benim kötü birisi olduğumu dile getiremiyor.  Herkes hemfikir benim iyi ve sevecen birisi olduğum konusunda. Oysa bir ben biliyorum kendimi, ne olduğumu, ne şeytanlıklar taşıdığımı yüreğimin karanlık köşelerinde. Hoş, ben bile yeni fark ettim bu derece kötü birisi olduğumu. Bu yüzden diğerlerini suçlayamam. Kandırılmışları kandırıldıkları için suçlayabilir miyiz? En fazla güvendikleri için, heveslendikleri için, boş şeylere umut bağladıkları için.  

Yıllarımı türlü türlü kötülüklere harcamış birisi olarak yeni yeni anlıyorum pek çok şeyi. Geçmiş birer birer kaldırıyor perdelerini gözümün önünden, ayan beyan görüyorum gerçekleri, yıllardır kendimi beğenmişliğimden göremediklerimi. Şimdi fark ediyorum o kadına neden yardım ettiğimi, örneğin? Yardımsever olduğum, yüce insancıl duygulara sahip olduğum için mi? Yoksa yardım etmeseydim geceleri gözüme uyku girmez diye mi?  Yeni anlıyorum kendimi bir ahlak abidesi olarak görerek nasıl kibirliliklerin en büyüğünü işlediğimi, anlıyor ve üzülüyorum, kahroluyorum. Bir ömrü bu şekilde heba etmiş olmak ve bitmesine daha çok varken bunun farkına varmak çok koyuyor. En çok da kimse tarafından nefret edilmemiş olmak koyuyor bu yaşta bana. Kimsenin nefretini kazanamamış olmak, kimseyle kavga etmemek, kimseye kızmamak ve kimseyi kızdırmamış olmak, kimsenin yüzüne haykırmamak inandıklarını, kimsenin yüzüne kapıyı çarpıp çıkamamak, kimsenin ayağını kaydırmak için çetrefilli planlar yapmamış olmak, kimsenin dedikodusunu etmemiş olmak… Benim gibiler görüp göreceğiniz, karşınıza çıkabilecek en kötü insanlardır, ey insanlar. Bunu bilin, ben ölünce bu günceyi okursanız nasihatlerime kulak veresiniz diye söylüyorum.


Oysa ne güzel olurdu birileri tarafından nefret edilmek, sevilmemek, takılmamak, gıybeti edilmek. Herkes tarafından sevilen, herkesle iyi geçinen insan olmanın ruhsuzluğunu, kişiliksizliğini taşıyacağıma bir tarafım olurdu sığınacağım. Bir tavrım olurdu beni ben yapan, bir duruşum olurdu hayata ve onu berbat etmeye çalışanlara karşı. Kadınlar karşısında bir karizmam olurdu. İlgimi çekmeyenlere sırtımı dönebilseydim, onların benim hakkında ne düşündüklerini önemsemeden kendi istediğimi söyleyip yapabilseydim; yaşanmış bir hayatım olurdu. Ömrümün kırk beş yılını boşa harcamamış olurdum en azından. Ölünce arkamdan “Ne pısırık adamdı” demezlerdi. Diyecekler biliyorum, en yakın bildiğim dostlarım diyecek en zehirli lafları. İşte ben de bu yüzden kötü bir adam olmaktan vazgeçtim. Ne yapacağımı nasıl yapacağımı henüz tam bilemesem de değiştireceğim kendimi. Önce kendimi, sonra etrafımı, sonra belki de tüm dünyayı. Yeryüzü artık benim uyum sağladığım bir yer olmayacak, bana uyum sağlayan bir yer olacak. Göreceğiz! 

03.01.20*#

G gelmedi işe, karısı da gelmedi. Dün gelmedikleri gibi bugün de yoklardı ofiste. Bu ne rahatlık anlamış değilim. Ne inattır, ne sarsılmaz bir bencilliktir. En son sekreter kızlardan birisini yanına alıp, şirketin onlar için kiraladığı daireye gitti patron. Bir de ne görsün. Ne G var ortalıkta ne de karısı. Pıllarını pırtılarını toplayıp basıp gitmişler. Aralık maaşını da aldılar ne de olsa! Lanet olsun dedim içimden, belki on defa, belki yüz defa. Lanet olsun, lanet olsun, lanet olsun... Şimdi onların işleri de bizlere kalacak, koca proje omuzlarımıza binecek. Lanet olası dünyanın lanet olası iyi insanları!

- Devam edecek